Görsel; Gustav Klimt – “The Kiss” (1907-08)
Biri sana “seni seviyorum” dediğinde, aslında ne söylüyor?
Çoğumuz bunu bir bütünlük ifadesi sanırız. Sanki karşımızdaki, hayatımızdaki bir boşluğu dolduracak parça gibi gelir. Oysa Lacan’a göre işler hiç de böyle yürümüyor. “Seni seviyorum” cümlesi bir itiraf değil, bir taleptir ve talep, her zaman söylediğinden fazlasını taşır. Çünkü aşkta istediğimiz şey, karşımızdakinin bize gerçekten verebileceği bir şey değildir. İstediğimiz, kendimizde hep eksik olan, hiçbir zaman tam olarak var olmamış bir bütünlüğün hayaletidir.
Biraz daha açalım.
Doğduğumuz andan itibaren bir kayıp yaşarız aslında. Anneyle olan o ilk birliktelik hissi, hiçbir sınırın, hiçbir eksikliğin olmadığı o hayali bütünlük, dil dünyasına girdiğimiz anda parçalanır. Konuşmayı öğrendiğimizde, “ben” dediğimizde, artık o eski bütünlükten koparılmışızdır. İşte tam bu yüzden hayatımız boyunca bir şeyi ararız durmadan: kaybettiğimizi bile net olarak bilmediğimiz, aslında hiç sahip olmadığımız o ilk uyumu. Lacan buna “objet petit a” der — arzumuzun etrafında döndüğü, asla yakalanamayan o küçük nesne.
Şimdi buraya aşkı koy.
Bir insana aşık olduğumuzda, onda tuhaf bir şey görürüz. Sanki tam da eksik olan parça oymuş gibi hissederiz. Gülüşü, sesi, bize bakış şekli hepsi birden o kayıp bütünlüğün izini taşıyormuş gibi gelir. Ama burada ince bir yanılsama vardır: aslında gördüğümüz şey karşımızdaki insan değil, kendi arzumuzun ona yansımış hâlidir. O bir ayna gibi işlev görür ve biz o aynada, gerçekte hiç var olmamış kendi bütünlüğümüzü ararız.
Belki de bu yüzden bir ilişkinin en yoğun anları, en çok “onsuz yapamam” dediğimiz anlardır. Çünkü o anda karşımızdaki kişi bize kendimizin eksik olmayan hâlini vaat ediyormuş gibi görünür. Ama vaat tuhaf bir şekilde hiç tutulmaz çünkü tutulacak bir şey yoktur ortada. Arzu, tatmin olmak istemez aslında; sadece var olmaya, arzu olarak kalmaya devam etmek ister. Arzu hep bir adım öteye kayar; onu yakaladığın an, zaten başka bir şeye dönüşmüştür.
İşte ilişkilerde yaşanan o tükenmişlik hissi tam burada doğar. Karşımızdakinden beklediğimiz şey imkansız bir doyumdur çünkü. Ne kadar yakın olursak olalım, ne kadar çok zaman geçirirsek geçirelim, o ilk anki büyü bir noktada sönmeye başlar çünkü aradığımız şey zaten orada, o insanda değildi. Kendi eksikliğimizin yansımasıydı sadece.
Peki bu, aşkın bir yanılsamadan ibaret olduğu anlamına mı geliyor? Sevmenin bir çeşit kendini kandırma olduğu anlamına mı?
Hayır ve burası asıl önemli olan yer.
Gerçek bir bağ, tam da bu yanılsamayı fark ettiğimiz anda mümkün hâle gelir. Karşımızdaki insanı “beni tamamlayacak parça” olarak görmeyi bıraktığımızda, onu kendi eksikliğiyle, kendi çelişkileriyle, kendi arzularıyla var olan ayrı bir özne olarak görebildiğimizde — işte o zaman fantazi biter, gerçek ilişki başlar. Bu, aşkın bittiği an değil; aşkın olgunlaştığı andır.
Çünkü sevmek, aslında karşındaki insanda kendi eksiğini aramaktan vazgeçip, onun da kendi eksiğiyle orada durduğunu görebilmektir. İki eksik insanın, birbirini tamamlamak için değil, birbirinin yanında eksik kalabilmek için bir araya gelmesidir belki de gerçek aşk.
Ve bunu görebilmek, sanıldığının aksine aşkı küçültmez; tam tersine, onu daha dürüst, daha dayanıklı bir yere taşır.
