Fotoğraf Ольга Солодилова aittir.
Aşk, birçok insan için karşılıklı bir çekim, duygusal bağlanma ya da yoğun bir arzu gibi tanımlanabilir. Ancak psikanalitik kurama göre bu tanımlar, aşkın yalnızca görünen kısmıdır. Asıl mesele, aşkın bireyin içsel dünyasında neye karşılık geldiğidir. Bu bakış açısıyla aşk, yalnızca iki insan arasında gelişen bir bağ değil; geçmiş yaşantıların, bastırılmış arzuların ve çözülmemiş duygusal ihtiyaçların bugünkü ilişkilerde yeniden can bulmasıdır.
Sigmund Freud, aşkın çocukluk dönemindeki ilişki dinamiklerinin tekrarı olduğunu öne sürmüştür. Freud’a göre, birey geçmişte ilk sevgi nesneleriyle – çoğunlukla anne ya da baba ile – yaşadığı deneyimleri, yetişkinlikte yeni kişilere yöneltir. Bu bilinçdışı süreç “aktarım” (transference) olarak tanımlanır. Yani bir kişiye duyulan aşk, çoğu zaman o kişiye değil, onda tetiklenen eski bir duygusal hikâyeye yöneliktir (Freud, 1914).
Bu fikri geliştiren nesne ilişkileri kuramcıları, özellikle erken çocuklukta kurulan ilişkilerin bireyin iç dünyasında kalıcı izler bıraktığını savunur. Melanie Klein gibi teorisyenlere göre, birey bu içsel “nesneleri” – yani zihninde taşıdığı ilişkisel imgeleri – dış dünyaya yansıtarak ilişkiler kurar. Aşk, bu anlamda, bir kişinin bize hissettirdiği kadar, bizim ona yansıttığımız duygularla da şekillenir (Klein, 1946).
Bu kuramsal yaklaşımlar, aşkın neden bu kadar yoğun yaşandığını ve bazen neden bizi tekrar tekrar benzer ilişki döngülerine sürüklediğini açıklamaya yardımcı olur. Örneğin, duygusal olarak mesafeli bir ebeveynle büyüyen biri, bu mesafeyi aşmaya çalışmak için benzer bir partneri çekici bulabilir. Bu seçim tesadüfi değildir; birey bilinçdışı düzeyde, geçmişte yarım kalmış bir ilişkiyi bugünde onarma çabası içindedir.
Jacques Lacan ise aşkı, öznenin kendi eksikliğini ötekinde tamamlama arzusu olarak yorumlar. Lacan’a göre insan, dile girdiği andan itibaren bölünmüş bir özneye dönüşür; tamamlanmış bir bütünlük duygusunu kaybeder. Aşk, bu eksikliği başka birinin varlığıyla örter. Bu nedenle Lacan, aşkı “beni seviyor olması sayesinde kendimde eksik olan şeyi kapatabildiğim bir bağ” olarak tanımlar (Lacan, 1998). Ancak bu bağ gerçek bir bütünleşme değil, özneyi eksikliğiyle birlikte yaşatabilen bir yanılsamadır. Lacan’a göre aşk, hem bir söylem biçimi hem de öznenin kendi parçalanmışlığıyla baş etme stratejisidir.
Sonuç olarak, psikanalitik bakışla aşk, yalnızca romantik bir his değil; bireyin geçmişini, içsel çatışmalarını ve özlemlerini bugünkü bir ilişki aracılığıyla yeniden yaşama ve dönüştürme çabasıdır. Aşk bir yönüyle bugüne aittir; ancak derinlerinde geçmişin izleriyle şekillenen çok katmanlı bir yapıdır. Bu nedenle “neden bu kişiye âşık oldum?” sorusu, çoğu zaman “iç dünyamda hangi boşluğu bu kişi dolduruyor?” sorusuyla birlikte düşünülmelidir.
Kaynakça
• Freud, S. (1914). Zur Einführung des Narzißmus [Narsisizmin Girişine].
• Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms.
• Lacan, J. (1998). The Seminar of Jacques Lacan, Book VIII: Transference (1960–1961). (Ed. J.-A. Miller, Trans. B. Fink). Cambridge: Polity Press.
